Language

Giriş Formu






Kayıp Parola?
Hesabınız yok mu? Kayıt Ol
Ana Sayfa arrow Direniş arrow Örgütler arrow FKÖ Kendini İlga mı Ediyor?
FKÖ Kendini İlga mı Ediyor? PDF Yazdır E-posta
Salı, 09 Ocak 2007
Filistin Kurtuluş Örgütü (FKÖ) Filistin’in bağımsızlığı için mücadele etmek üzere ortaya çıkan değişik gruplar tarafından oluşturulmuş bir tür mücadele koalisyonu niteliği taşıyordu. Bu örgütün temeli 1964′te atılmıştır. Örgütün temelinin atılmasında Arap kavmiyetçisi ve sosyalist görüşleriyle bilinen eski Mısır diktatörü Cemâl Abdunnasır’ın önemli rolü olmuştur. Bu yazımızda Abdünnasır’ın gizli dünyası, onun Yasir Arafat’la özel ilişkileri, Arafat’ın FKÖ liderliğine getirilmesi için harcadığı çaba, Abdünnasır da dahil olmak üzere bazı Arap liderlerin 1967 Haziran savaşındaki ihanetleri ve benzeri konular üzerinde durmayacağız. Bu yorumumuzda daha çok FKÖ’nün bugün geldiği veya getirildiği noktayı irdelemek istiyoruz.

Kuruluşunda ve oluşumunda kimlerin rolü olursa olsun FKÖ’nün uzun bir süre Filistin davasında inkâr edilemeyecek rol oynadığı açık bir gerçektir. Fakat bu rolün Filistin davasına neler kazandırıp neler kaybettirdiğini de çok iyi belirlemek gerekir. Bizim gördüğümüz kadarıyla FKÖ Filistin davasını dünya kamuoyuna duyurmak suretiyle olumlu bir rol oynadığı gibi kavmiyetçi ve genellikle de solcu çizgisiyle bu davayı İslâm ümmetinin ortak bir davası olmaktan çıkararak sadece Filistinlilere özel bir sorun haline getirmek suretiyle olumsuz bir rolü de olmuştur. Aslında Filistin davasını İslâm ümmetinden koparma işlemi FKÖ ile başlamadı. Ondan önce Abdunnasır, Arap kavmiyetçiliğini öne çıkararak Filistin meselesini de bir İslâmi mesele olarak değil Arap sorunu olarak lanse etmek suretiyle bu davaya zarar verdi. Daha sonra FKÖ daireyi biraz daha daraltarak Filistin sorununu Arapların sorunu olmaktan çıkarıp Filistinlilerin sorunu haline getirdi. İslâm ümmeti Filistin sorununun tüm Müslümanların ortak bir sorunu olduğu şuurunu ancak, işgal altındaki topraklarda İslâmi hareketin güçlenmesi ve oradaki bağımsızlık mücadelesine öncülük etmesiyle yeniden kazanmaya başladı.

Bu realiteyle birlikte gözden uzak tutulmaması gereken bir realiteye daha parmak basmak gerekir ki, o da FKÖ bünyesinde bir araya gelen örgütlerin Filistin’in bir bütün olduğu ve hiçbir parçasından taviz verilemeyeceği ilkesi üzerinde ittifak etmiş olmalarıydı. Bu, aynı zamanda İsrail’i tanımamayı ve Filistin topraklarının tamamı kurtarılıncaya kadar savaşmayı da gerektiriyordu. Çünkü 1918 İngiliz işgalinden sonra Filistin topraklarına yerleştirilen yahudilerin 1948′de BM’in özel desteğiyle kurdukları İsrail işgal devletinin bölgede herhangi bir toprağı yoktu. Filistin topraklarının bir kısmının 1948′de bir kısmının ise 1967′de işgal edilmiş olması siyonist işgalcilere bir hak kazandıramazdı. Bu konulardaki ilkeler üzerinde ittifak sağlandığından dolayıdır ki bu ilkeleri yazılı hale getiren maddeler FKÖ’nün anayasası niteliği taşıyan tüzüğünün baş tarafına yerleştirilmişti. O maddeler de şunlardı:

“Madde 2: Filistin İngiliz işgali dönemindeki sınırlarıyla bir bütündür, parçalanamaz.

Madde 9: Silahlı mücadele Filistin’in kurtuluşu için tek yoldur. Madde 10: Gerilla eylemleri Filistin halkının kurtuluşu için verilen savaşın özünü oluşturur.

Madde 19: 1947′de gerçekleştirilen Filistin’in bölünmesi işlemi ve İsrail’in kuruluşu temelden geçersizdir. Bir halkın kendi öz yurdundaki haklarına ve iradesine ters, aynı zamanda BM tüzüğünün başlangıç kısmında vurgulanan ve bir halkın kendi geleceğini kendisinin belirlemesini öngören temel ilkelere aykırı olması dolayısıyla bu işlemin üzerinden ne kadar zaman geçse de geçersizliği devam eder.

Madde 20: Belfur deklarasyonuna ve işgal belgesine dayalı bütün işlemler geçersizdir. Yahudilerle Filistin arasında ruhani ve tarihi bir irtibat kurulması yönündeki iddialar tarihi gerçeklere uymamaktadır…

Madde 21: Silahlı Filistin devrimiyle iradesini ortaya koyan Filistin Arap halkı Filistin vatanının tamamının kurtarılması konusunda buna (silahlı mücadeleye) alternatif bütün diğer çözümleri reddeder. Filistin davasının tasfiyesi yahut uluslararası bir konuma sokulması sonucuna götüren bütün önerilere de karşı çıkar.

Madde 22: Siyonizm, uluslararası sömürgecilikle bir üye sıfatıyla ilişkisi bulunan ve dünyadaki bütün kurtuluş hareketlerine, ilerlemelere karşı duran siyâsi bir harekettir. Bu hareket aynı zamanda mutaassıp ırkçı bir harekettir… Filistin’in kurtuluşu siyonizmin ve emperyalizmin oradaki varlığına son verecektir.”

Aslında bu ilkelere ilk darbe, Kasım 1988′de Cezayir’de FKÖ tarafından “sürgünde bir devlet” ilan edilmesiyle vurulmuştu. Çünkü FKÖ’nün parlamentosu niteliği taşıyan Filistin Ulusal Meclisi’nin 12-15 Kasım 1988 tarihlerinde düzenlenen Cezayir toplantısından sonra sözde Filistin’in bağımsızlığı resmen ilan edilmiş ve sürgünde bir devlet kurulmuştu. Hatta bu devlet ilanı olayın arka planını göremeyenler tarafından heyecanla karşılanmış ve birçokları “artık Filistinliler de devletlerini kurdular” diye sevinmeye başlamışlardı. Oysa o ilan İsrail’i tanıma ve Filistin topraklarının bölünmezliği ilkesinden taviz yolunda atılmış bir adımdı. Çünkü bir “adı var kendi yok devlet” hatırına BM’in Filistin topraklarını bölen ve gasıp İsrail’in varlığını resmileştiren 181, 242 ve 338 sayılı kararları kabulleniliyordu. Bu kararların kabullenilmesi ise FKÖ tüzüğünün yukarıda saydığımız maddelerinin askıya alınması veya kâğıt üzerinde bir mürekkepten ibaret hale getirilmesi anlamına geliyordu. Daha sonra Madrid görüşmeleriyle başlayan ve 13 Eylül 1993 tarihli Oslo İlkeler Anlaşması, 4 Mayıs 1994 tarihli Kahire Anlaşması ve 26 Eylül 1995 tarihli Taba Anlaşması’yla belli bir mesafe kateden sözde “barış süreci (!)”yle söz konusu maddeler artık tamamen geçersiz hâle getirilmiş oldu. Ancak İsrail işgal devleti buna da razı olmadı ve o maddelerin kâğıt üzerinde bir mürekkep olarak kalmasından bile rahatsız olduğunu ortaya koyarak FKÖ tüzüğünden bütünüyle çıkarılmasını istedi. “Nihâi anlaşma merhalesinin” başlamasının da söz konusu maddelerin FKÖ tüzüğünden çıkarılmasına bağlı olduğunu imâ etti. Yasir Arafat, siyonist dostlarını bu konuda da üzmedi ve Filistin Ulusal Meclisi üyelerinin özerk yönetimin sorumluluğuna verilen bölgelere girmelerine izin verilmesi halinde İsrail’in varlığını hedef alan ve Filistin’in kurtuluşunun ancak savaşla mümkün olacağını vurgulayan maddelerin FKÖ tüzüğünden çıkarılacağı üzere söz verdi. Zaten içerde özerk yönetim parlamentosunun üyelerinin belirlenmesi için yapılan seçimlerin amaçlarından biri de FKÖ tüzüğündeki söz konusu maddelerin çıkarılmasından sonrasına ait siyâsi kararlara resmi bir statü kazandırmaktı. Arafat bütün bu konularda siyonist dostlarına kesin söz verdiğine göre bir şeylere güveniyor olmalıydı.

Derken ortam ve şartlar hazırlandı. İsrail de bazı ufak tefek nazlardan sonra Filistin Ulusal Meclisi üyelerinin özerk yönetim bölgelerine girmelerine izin verdi. Davaya bir onur meselesi olarak bakanlar bu zilleti şahsiyetlerine kabul ettiremediklerinden FKÖ tüzüğündeki söz konusu maddelerin çıkarılması için siyonist işgalin gölgesinde yapılacak oylamaya katılmaktan bile hayâ ettiler. Bazıları da bu oylamaya katılarak tepkilerini ortaya koymak istediler. Ancak her şeye rağmen Arafat’ın siyonist dostlarına kesin söz verirken kendilerine ümit bağladığı kişiler yani birtakım özel hesapları davaya ve onur mücadelesine tercih edenler ağır bastı. Böylece siyonist işgal rejimini rahatsız eden maddeler FKÖ tüzüğünden tamamen çıkarılmış oldu.

İşin gerçeğinde bu hadise, FKÖ’nün ilgası yönünde atılmış ciddi bir adımdır. Artık FKÖ belki bir süre sembolik bir örgüt olarak varlığını sürdürmeye devam edecek ama çok geçmeden tarih müzesine kaldırılacaktır. Çünkü FKÖ’ne anlam kazandıran unsurlar bağımsızlık mücadelesinin özünü teşkil eden o maddelerdi. O maddeler tüzükten çıkarıldıktan sonra geriye sadece örgütün yapılanmasıyla ilgili kuru maddeler kalmaktadır. Zaten bu maddelerin çıkarılması konusundaki tartışmalar ve ihtilaflar örgütü parçalamış, sonuçta örgüt de bütün işlevini kaybetmiştir. Bundan sonra Filistin davasına sahip çıkmak sadece İslâmi harekete ve o hareketin arkasındaki ümmete kalmıştır. İşin gerçeğinde Filistin davası gerçek sahibine kavuşmuştur. Ama işin üzücü tarafı şu ki; geçmişte Filistin’in bölünmezliğini, İsrail’in kuruluşunun temelden geçersiz olduğunu, Filistin topraklarının kurtuluşunun ancak savaşla mümkün olabileceğini, Filistin halkının bunun dışındaki hiçbir alternatifi kabullenemeyeceğini ilke edinenler bugün bu ilkelere sahip çıkarak cihad edenlere karşı siyonist işgalcilerin yanında savaş veriyorlar. Yoksa onlar: “Biz geçmişte yanlış yerdeymişiz; bugün artık olmamız gereken saflarda yerlerimizi aldık!” mı diyorlar?

Bu yazıyı tavsiye edin

Yorum (0) >> feed
Yorum yazın

Kayıtlı üye değilsiniz. yorum yapmak için üye olmalısınız.Yorum sorumluluğu size ait olacaktır.


busy
 
< Önceki   Sonraki >